RAMAZAN HATIRALARI
Muzaffer DELİGÖZ
"Bizim zamanımızda Ramazanlar şöyleydi, böyleydi” diye söze başlamak istemiyorum. Elbette; zaman değişecek, asır başkalaşacak. Buna muvazi olarak İnsanların sosyal hayatları de değişecek. Aslında, bu günün ramazanları da çok güzel geçiyor. Özellikle Belediyelerin çok güzel çalışmaları var. Televizyonların çok güzel programları var.
Ama size mutlaka “ramazan hatıraları”ndan bahsetmemiz gerektiği için; belki yakın tarihimize de belge olabilecek birkaç önemli hatırayı anlatayım.
Biz köylüyüz. Kastamonu’nun Araç İlçesinin bir orman köyünden.. Köyde birlikte yemek yenir, birlikte iftar açılırdı.. İftardan önce, kadınlarımızın kendi dokudukları keten bir örtü yere serilir, üzerine de büyücek, yuvarlak ve tahtadan yapılmış “sofra” konur. Sofraya dizüstü veya bağdaş kurarak oturabilirsiniz. Oturmak için örtüyü sofraya kadar kaldırır, oturduktan sonrada önünüze çekersiniz. Böylece dökülen ekmek ve yemek kırıntıları örtüde toplanmış olur. İşte iftar bu sofrada hep birlikte beklenir.
Bizim evimizde bu örtü serilir ama, en ufak bir ekmek kırıntısının değil örtüye, sofranın üzerine bile dökülmesi yasaklanmıştır. Buna uymayanlar Rahmetli Dedemden gerekli cezayı alırlardı. Hem de ramazan ayında olmamız bile nazara alınmadan.
Bizim küçük beynimizde hem ekmek kırıntıları, hem de ceza mantıksız görülürdü. Dedemin Yemen ve Medine Müdafaası sırasında askerde çektiği sıkıntılar ekmek konusundaki hassasiyetinde ne kadar haklı olduğu ortaya koyuyordu.
Dedem, zayıf ve sinirli, çok az gülen, güldüğü zaman yüzünde buruk bir ifade oluşan, çok dürüst ve inançlı bir kişiydi. 8 yıllık askerliğin 7 yılını Yemen ve Medine’de yaparken karşılaştığı sıkıntı ve korkular, O’na gülmeyi unutturmuştu.
Beni yanına alır; Yemen’den, Medine’den, Araplardan, Çölden anlatırdı. Küçük dinleyicisinin anlayıp-anlamadığına bakmadan, sonradan tarihte okuduğumuz birçok hadiseleri anlatırdı.
Yemen cephesinde sol ayağının yarısını kaybettiği, sağ kolundan aldığı yara sebebiyle O’nu cepheden alıp, Medine Muhafızları arasında görevlendirmişler.
Medine Muhafızı Fahrettin Paşa’nın çok yakınında İngiliz ve Araplarla çarpışmış, Fahrettin Paşa’yı çok seviyordu. Onunla beraber Peygamber şehrini müdafaa etmeyi hayatının en büyük şansı sayıyordu.
Dedemi çok genç yaşta ve yeni evli iken askere almışlar ve eğitimden sonra Yemen Cephesine göndermişler. Yemen’de “Ester Suvari Alayı”nda görev yapmış. Ester, “katır” demekmiş. Dedem kendilerine 3 şeyin zimmetlendiğini, bunları ölümleri pahasına korumaları gerektiğini komutanların istediklerini söylerdi. Birincisi ve en değerlisi “Ester” miş. İkincisi, katıra yüklü olan mitralyöz ve mermileri, üçüncüsü de sırtlarında taşıdıkları mavzerleri. Kendilerini telef edebilirler, ama bunlara zarar gelmemeli imiş. Zira, arkadan gelecek başka binek ve silah yok.
Dedem, katırın ve kendilerinin her gün bir ölçek arpa tahsisatları olduğunu söylerdi. Bu, hem kendilerinin hem de katırın günlük gıdası imiş. “Arpayı biz yesek katır aç kalır, yürüyemez. Katır yese biz aç kalır, savaşamazdık” diyordu.
Sonunda, bunun çaresini bulmuşlar. Arpayı önce katıra yedirirler, sonra da katırların arkasına geçer, onların pislemelerini beklerlermiş. Zira katır bütün arpayı hazmetmez, bir kısmını dışkı içinde tane olarak dışarı atarmış. Katırının pislediğini gören asker hemen dışkıyı alır, güneşte kurumaya koyarmış. Çöl güneşinde kuruyan dışkı ufalanır, içindeki tane arpalar ayrılır, bunlar ezilerek un haline getirilir ve o günkü “tayın” (*) ortaya çıkarmış.
(*) Tayın= günlük yemek
Bir defasında günlerce hayvanlardan askere fazla bir yiyecek kalmadığı için, bazı askerlerin çarıklarını ıslatıp, yediklerini de anlattığını hatırlıyorum.
Rahmetli, bunu hiçbir zaman unutmadı. Köyde sofraya oturulduğu zaman, dökülen ekmek kırıntılarını toplayıp, yer ve yedirirdi. Bu konuda o kadar katı idi ki, bunu yapmayanlar çok şiddetli bedelini ödemek zorunda kalırlardı. Aylarca, ekmeğini, katırın pisliğinden çıkaran kişi için bu tepki hoş görülmeli.
Osmanlı yüz binlerce şehit verdi Yemen’de. Bugünkü işgal kuvvetleri gibi, Yemende madenler bulunduğundan değil, Petrol gelirlerine el koymak için değil; sadece, Mukaddes Toprakları koruyabilmenin yolu buradan geçtiği için.. İslam topraklarının en uç kalesi olduğu için..Bir asır önce Yemen’e gelen askerimiz, sert bir çöl yolculuğundan sonra yüksek Dağların zirvesindeki Menaha’ya ulaşır; buradan Heyma vadisinden geçerek Sana’ya ulaşırmış. Bu yolda hayvanlar bile basacağı yeri önce ayaklarıyla yokladıktan sonra basarlarmış. Böyle sarp yamaçların bulunduğu yolda bazen develer bile, tökezler uçuruma yuvarlanırlarmış.
İşte vatanı bize emanet eden Dedelerimiz ve fedakarlıkları..
Yakın Tarihimize belge olabilecek bir diğer hatıra da şudur. Rahmetli Babam 1940-42 yıllarında Siirt-Eruh İlçesindeki görevinden Minar Nahiyesi Müdürlüğüne tayin ediliyor. Annemin anlattıklarına göre, bir ramazan günü jandarma eşliğinde çok zor bir yolculuktan sonra Nahiyeye ulaşıyorlar. O sırada yol olmadığı gibi, Botan çayının üzerinde de köprü bulunmuyor.
Babam göreve başladığı ilk gününde, minarelerden “Allahu Ekber” şeklinde ezan okunduğunu duyuyor. O tarihlerde İdare amirlerinin ilk görevlerinden biri, ezanın Türkçe okunmasını kontrol etmek idi. Bu bakımdan babamın da buna dikkat etmesi gerekiyor. Doğu’nun kenar bir nahiyesi Minar, bir köy hüviyetinde ve şehirle ilişkisi az olan bir belde.
Nahiye halkı dindar ve mutaassıp bir yapıya sahiptir. Zaten birçoğu da Türkçe bilmiyor. Kürtçe veya Arapça konuşuyor. Halk için ezanın Arapça okunması önemli bir dini görev. Fakat yeni gelen Nahiye Müdürü buna izin vermeyeceğini göstermek için, Arapça ezan okuyan Hoca’yı ertesi gün jandarmalarla karakola celbederek, nezarete koyuyor. Haber hemen halk arasında yayılıyor.
Halk şaşkın bir vaziyette ne yapacaklarını bilemiyorlar. Toplu halde karşı çıkmaları halinde, Doğu’da daha önceleri örneklerini duydukları toplu imhalara kadar gidebilen bir cezaya çarpmaları ihtimali onları korkutuyor. Çaresiz beklemeye başlıyorlar. O sırada, Babamın kira ile oturduğu evin sahibinin eşi bizim eve gelerek durumu anneme anlatıyor.
ANNEM İMAMI KURTARIYOR
Annem; babası Çanakkale Harbinde şehit olmuş, annesi çevresinde Hoca hanım diye tanınan, dinini diyanetini bilen bir kadındı. Osmanlı döneminde Kur’an mektebini bitirmiş, o sırada yeni çıkan Cumhuriyet Okuluna da giderek yeni yazıyı öğrenmiş köyün tek kızı idi. Babam memur olunca onu köyden yanına getirmiş. Ancak, yemenisini attırmış, yerine saçlarının bir kısmını gösteren, uçları çene altından bağlı başörtü kullanıyordu. Daima Kur’an okur, bize de okumasını öğretirdi.
İnançlı bir kimse olarak, Arapça ezan okudu diye Hoca’nın nezarete alınması O’nu da üzmüş, doğru karakola babamın yanına giderek, “Sen Allah’tan korkmaz mısın ? Bu adamcağız bunu bilerek mi yaptı. Çoluk çocuğunun ahını mı almak istiyorsun“ diyerek akşama doğru Hoca’nın serbest bırakılmasını sağlamış.
Baba’ma kızdığı zaman, bu hadiseyi hatırlatır, O’nu itham ederdi. “Sen ezan için Hoca’yı nezarete alan adamsın..” derdi. Zaten o günkü bütün memurlar gibi babam da koyu bir Halk Partili ve İsmet İnönü hayranıydı. Cumhuriyet gazetesi okur, Halk Partililerle arkadaş olurdu. Annem ise, Halk Partiye ve İnönü’ye inanç penceresinden bakar sevmez, “canı çıkası” diye hakaret ederek anardı.
Kader-i İlahi, ilerleyen zaman içinde babamı Halk Partisinden soğumaya, Cumhuriyet Gazetesini okumaktan vazgeçmeye kadar götürdü. Eşim ve Annemle beraber 1977 yılında Hacca giderek, Hacı olmak da nasip oldu babama..
Ama bana göre, ezan hadisesinden dolayı O’nu af ettirecek en önemli husus; 1963 yılında Bolu Yeniçağa Nahiye Müdürü iken, “Cumhuriyet” gazetesini bir yazısından dolayı “komünizm” suçundan mahkûm ettirmiş olmasıdır. Daha doğrusu Nahiye Müdürü olarak bu yazı sebebiyle suç duyurusunda bulunmuş, yapılan yargılama ve temyiz safahatı sonunda Cumhuriyet gazetesi “Komünizm propagandası yapmak” suçundan mahkûm olmuştu. Burada önemli olan “Cumhuriyet Gazetesinin” askeri bir dönemde mahkûm olması, Babamın ise o sırada “Cumhuriyet” Gazetesini son satırına kadar okuyan koyu bir Halk Parti sempatizanı olmasına rağmen bunu yapabilmesidir.
Bu hadisenin tam hikayesini http://muzafferdeligoz.blogcu.com/1370873 sitesinden okuyabilirsiniz.